Kulun Allah a İnancı Zübeyt Bozkurt
Kulun Allah’a İnancı
“Allah, onların geleceğini de, geçmişini de bilir.
Onlar ancak Allah’ın râzı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Hepsi de O’na
duydukları derin korku ve saygı sebebiyle tir tir titrerler.”[1]
Allah’ın büyüklüğünü, gücünü ve sonsuz aklını kavramış olan iman
sahipleri, Rabbimize karşı saygı dolu bir korku ile saygı duyarlar. Allah’ın
Kur’an‘da haber verdiği öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup
sakının. [2]
Emri gereği, bu korkularında bir sınır tanımazlar. Karşılaştıkları
her olay, çevrelerinde gördükleri her şey Allah’ın büyüklüğünü takdir
etmelerine, imanlarını artmasına, dolayısıyla da korkularının derinleşmesine
vesile olur.
Böylesine derin bir korku son derece güçlü bir sakınmayı da
beraberinde getirir. Bu sakınmanın şiddeti, kişinin Allah‘ın tüm emir ve tavsiyelerine
titizlikle uygulaması ve onun men ettiği şeylerden de şiddetle kaçınmayla
kendini belli eder. Bu ayette iman sahiplerinin bu tavrı şöyle bildirilir:
“Onların kalplerinde bir
hastalık mı var? Yoksa onun peygamberliğinden şüpheye mi düştüler? Yahut Allah
ve Resul’ünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, aslında
haksızlık edenler, bizzat kendileridir.”[3]
Allah bir ayette insanların kavrayışını derinleştirecek bir örnek
vererek, razı olacağı korkuyu işaret etmiştir:
“Eğer
biz bu Kur’an’ı bir dağın tepesine indirseydik, sen onu Allah korkusundan
başını eğip paramparça olduğunu görürdün. Biz bu misâlleri insanlara veriyoruz
ki, etraflıca düşünüp gerekli dersi alsınlar.”[4]
Ayette işaret edildiği gibi,
gönülden iman edenlerin Allah korkusu da böylesine şiddetli ve derindir.
İman sahiplerinin Allah
korkusu son derece güçlüdür fakat bu, cahiliyenin yaşadığı batıl korkular gibi
sıkıntılı bir korku değildir. Bu korku, mümini, kendisini yaratan ve yaşatan
Allah’a bağlayan, temelinde derin bir saygı ve içli bir sevgiye dayalı olan bir
korkudur. İnsana hayret veren, şevk, heyecan ve azim veren bir korkudur. Aynı
zamanda da mümini Allah’ın razı olmayacağı bir tavır içine girmekten sakındıran,
hayır yönünde harekete geçiren, Allah’ın beğendiği ahlakı kazandıran ve bundan
dolayı da manevi haz veren bir duygudur. Ve bu korku ancak Allah’a duyulan
derin sevgi ile bir arada yaşanabilir. İman sahipleri ne kadar çok
seviyorlarsa, ondan o kadar da çok korkarlar. Bu iki kavram her an eşit bir
denge içerisinde yaşanır. Ve bunlar, iman sahiplerinin imanlarının en önemli
göstergelerindendir.
İman sahiplerinin Allah’tan içleri
titreyecek kadar güçlü ve saygı dolu bir korkuyla korkmalarına vesile olan ise
Allah’ı gereği gibi takdir edebilmeleridir. Allah’ın her şeye, her istediğini
yapacak surette galip ve hâkim, azaplandıran, intikam alan, cehenneme süren,
zillete düşüren, hor hakir eden, sıfatların bilen Müminler, Allah’ın hem
dünyada hem de ahirette, dilediği an, dilediği kimseye, dilediği azabı
verebileceğini bilirler. Bu azaptan ancak gereği gibi korkup sakınanların
kurtulabileceğini de bilicindedirler. Bu
yüzden de başka hiçbir şeyden değil, yalnızca tüm gücün sahibi olan Allah’tan
korkarlar.
“Onlar
ki, bazı kimseler kendilerine: “Düşmanlar sizinle savaşmak üzere ordular
topladı, onlardan korkun!” dediklerinde, bu onların imanını bir kat daha
artırdı da: “Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir!” mukabelesinde bulundular.”[5]
İman sahiplerinin Allah korkuları
gibi Allah’a olan sevgileri de çok güçlüdür. Kendileri yokta var edenin,
sayısız nimetleri hizmetleri verenin, onları her an gözetip kollayan ve
koruyanın Allah olduğunu bilirler. Tüm
varlıkların ancak onun izniyle hayat bulduklarını ve yine onun dilemesiyle bir
gün mutlaka yok olacaklarına, baki kalacak olanın yalnız Allah olduğuna iman
ederler. Bu gerçeği kavradıkları için tüm sevgilerini kendilerini yaratan ve
tek sahipleri olan Allah’a yöneltirler. Öyle ki Allah’ı gördükleri,
bildikleri, kavradıkları her şeyden ve
herkesten çok daha fazla severler.
“Eğer imandan yüz çevirirlerse, artık
bilin ki Allah sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır.”[6]
Ayetinde de bildirdiği gibi
Allah’tan daha güzel bir veli ve yardımcı olmayacağını bilincindedirler. Üstün
bir imana sahip olan Hazreti İbrahim’in Kur’an‘da haber verilen bir duası
şöyledir:
“Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yedirip
içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur. Gökleri
ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet
yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir. Biz Kur’an’ı müminlere şifa
ve rahmet olarak indiriyoruz. O, zalimlerin ise ancak ziyanını artırır. Rabbim!
Bana ilim ve hikmet ver; beni Salihler kullarının arasına ilhak eyle!”[7]
Görüldüğü gibi Hazreti İbrahim de kendisine can verenin, yeryüzündeki her olayı evirip çevirenin,
rızkı verenin, hastalığı ve ona şifa olacak imkânı yaratanın ve yeryüzünün tek hâkiminin
Allah olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu nedenle de Allah’a gönülden bir sevgiyle
bağlanmıştır. İşte iman sahiplerinin örnek aldıkları Allah sevgisi budur.
İman sahipleri, yaratılmış olan diğer tüm varlıkları da, Allah’a
olan sevgileri ve bağlılıklarıyla doğru orantılı olarak severler. İnsanlara
olan sevgilerindeki ölçü, onların Allah’ın
emrettiği ahlakı üzerlerinde ne derece taşıdıklarına bağlıdır. Allah‘ın emir ve
yasaklarını titizlik gösteren, onun emrettiği ahlakı en güzel şekilde yaşayan
kimselere karşı derin bir sevgi beslerler. Bu kimseleri sevmelerinin altında
yatan asıl neden onların da Allah’ı çok seven, yalnızca Allah’ı dost ve veli
edinen kimseler olmalarıdır.
Gerçek iman, müminlere
dünyada gördükleri her türlü güzelliğin, aklın ve tüm yeteneğin Allah’a ait
olduğunu fark ettirir. Sözgelimi güzel, akıllı ya da yetenekli bir insanla
karşılaşınca Müminler, onun bu özelliklerinden çok zevk alırlar ama tüm
bunların asıl kaynağının, asıl yaratıcısının Allah olduğunu da unutmazlar. Bu
nedenle bu özelliklerinden aldıkları zevk, kişilere karşı müstakil bir sevgi
oluşturmaz. Aksine kalplerinde yine Allah’a karşı derin bir saygı ve derin bir
sevgi oluşur.