Güneşi Beklerken Zübeyt BOZKURT
Güneşi Beklerken
Bu
yazımızdan herkesin, tutkuyla okuyacağı roman kitabımızın ismiyle “GÜNEŞİ
BEKLERKEN” bir girişle başlamak istiyorum.
Ayın
Yirmi Altısı, Kalbime Güneş Yeniden Doğdu.
Bütün mevsimler sen şimdi.
Hüzünlü gözlerinden bana doğru
uçuşan martılardan, sabrımın katıksız bekleyişinden alıntılar yaptım sana, sırf
bu yüzden. Sen molasındayım yani, bitirimhanelerinden çıkarıyorum bütün
benleri, hazırlan ufkumun yüreğine uzanan yolculuğuna. Sana döküleceğim aşkın
yamaçlarından, usul usul..
Bende olduğunu biliyorum artık,
Ayın yirmi Altısı, Güneşim şehrimin gölgesiz kalan, şehrimin yağmur kokan her
yerinde adına ait bir şeyler saklı, tut elimden tek tek çıkaralım senleri
oralardan, tut, özlemine giden bütün sokaklarımı içimden çek çıkar, bütün
yollar sana çıksın hadi, tut, en katıksız düşler kuralım seninle, camın sana
bakan tarafını temizle hadi, buğusunu sil göğümün, uykularımı diz gecene, sabah
seninle güneş, öğle seninle gün, ikindi seninle loş kalsın tenimde. De ki,
Anzelha’da bu gece çalan tüm şarkılar “bir an gelsin fısıltıyla karışık
şarkılar mırıldan bana. Öyle kalsın zaman, içime düştüğün gibi hep.” Geçmişe
ibret olsun diye yıkıyorum karanlığımı, geldiğinde yağacağın yarınlara inat
bugünden sarılıyorum, bugünden asıyorum düşleri koynuna…
Güneşime giden yolu bilir misin, sevmek hesapsızdır, neden
sevdiğini bilmeden seversin, zamanmış, hayalmiş bakmadan, görmeden, seve seve
bulursun içini, seve seve, sarılırsın, ağlarsın, özlersin en özleminden, düşe düşe
bulduğun kaldırım kokusudur, bilir misin, sevdin mi böyle, çocuk gibi hem de,
hep bir artısı vardır yokluğunda, eksildiğin güne bakmadan, sıra sıra önce
kaybolur sonra bulursun, mazgalları dolar göz bebeklerinin, seversin ama, ulan
bit kadar aklın vardı, o da güme gider her gördüğünde, işte buna benzer sevda,
dergâhın toz tutmaz, yüzün yoz görmez hiç..
Güneşin bende
olduğunu biliyorum artık.
Yaşamın yağmuruyla ak pak edilmiş gözlerin vuruyor her
geceme…
Dünden beri koşuyorum sana, dünümden bu yana, pususundayım umutların, sen, evet
sen, kapanıyorum sana, sus payı yok şimdi senden bana, dört duvarım, sabrı otuz
üçe bölen zamanımsın..
Camların
arkasından şehrine bakmak, diş etlerimi kanatırcasına işkence görüp hala seni
sayıklamak…
Tuhaf
değil mi?
Parçalara bölünmüş zamanın
uykusundayım şimdi. Senden öncesi ve senden sonrası… İki büklüm seyretmek seni.
Ankara’da olduğumuz halde bir araya gelmemek engeli. Yüzüme bakan binlerce
yüzün arasından yüzüne akmak, yağmur gibi. Numarasız bir sayfayı çevirip
çevirip okumak, tuhaf değil mi?
Bir bir yokluğunu sayıklamak.
Eteğinden somurtkan düşleri döke döke gelişinden anlamalıydım gideceğini ve
zamanla seni bekleyeceğim vakit canımı acıtıyor.
Ki sen hala !
Yazılmayı bekliyorsun…
Seni kusuyor yine sensizlik…
Bazen sadece yazmak istiyorum.
Cevap beklediğimden değil, kendime söz geçiremiyorum. Ne gök ne yer, tam
ortasından tutuyorum hayatı, başımı kaldırsam sana değmek, yere bassam tenimi
acıtmak, bunlar korkutuyor beni… Her ne varsa sakladığım, ikisinin arasında
kalsın istiyorum bu yüzden. Kırdığım bizler uyku aralarında uzaklaşıyor da, bir
el verip tutmuyorum onları. Gerisi zaten boş geliyor, suskunluğum, susuşun,
hatta gidişin bile. Elimde kalanlarsa anılarım, senli anılarım… çok…
Gözümden
kaçan umutların hemen yanında umutlarım beliriyor, anlıyorum; en güzel
karanlıkta uyuyor. Kim bilir, yerine koymaya çalışırken hayatında kendimi,
dikenlerine takılmışım sanki, kanıyorum hala… Biliyorum, Güneşimde olmasa
yoluma yön veren, kaybolup giderdim içinde, yine de sustum sana. Çekmecelerimi
karıştırıp da bulduğum o eski yıldızı anlattım sadece, kendime ama. Sönmüş bir
yıldızı Ayın yirmi
Altısı Kalbimin Güneşime Götür Beni.
İlk nefesimi… Gözlerimi… Koynumda
gürültülü bir akşamüstü yalnızlığı kol geziyor… Kederli gözlerimde sahipsiz bir
renkten alıyorum seni, çamura bulamadan, tipiye yakalanmadan geldiğin
nefesimden sırtlayarak kaçırıyorum yüzünü.
Geride hiç kalıyor. Çok istedim
ama olmadı işte. Atamadım poşetleyip seni çöpüme. Tütsüler yakıp sere serpe
uzandığımız deniz kokulu geceleri sökemedim yüreğimin serçe kanadından… Tenimde
huzur yok şimdi, bak, sana susamış gözbebeğimden çıkmıyor aşkla döktüğün hiçbir
leke, aynamda bir insan eskisi, dalıp dalıp gidiyor her gece şehrine. Sen ki
bin acımın üzerine örtüydün, tırnaklarımla kazıyorum kendimi gelecekten.
Diye?
Sen yoksun işte. Pamuk tenin yastığıma düşmüyor diye…
Yakındır, neşteri yine dem
vuracak yüzümün.
Şimdiye kadar ölemedim, hadi
En azından bu sefer izin ver
Allah’a…
Aşkı yansıtan gözlerim; Şimdi tut
ve göğsündeki sıcaklığa düşür beni..
Yeniden…
Selam ve Dua ile
Zübeyt BOZKURT